aradadüşünür: " j'accuse… "

Labor Omnia Vincit

Posts Tagged ‘V. İ. Lenin

Grigori Zinoviyev

leave a comment »

(23 Eylül 1883 – 25 Ağustos 1936)

Sovyetler Birliği siyasal önderlerinden. Politbüro üyeliği, Petersburg Parti Sekreterliği ve Komintern Başkanlığı yapmıştır. Lenin üzerinden dönen güç  savaşlarında kendisini Lenin’in yerine ilk aday olarak gören Zinoviyev, tüm  tartışmalarda, Lenin’in yerine geçebilecek aday olarak görülen bir diğer lider Lev  Troçki’nin karşısında tutum almıştır. Ve Zinoviyev, diğer bir Politbüro Üyesi Josef  Stalin ve Lev Borisoviç Kamenev ile birlikte, Troçki’nin devrim yolunda geçmişte de  yaşadığı gibi değişken bir tutum alacağı öngörüsüyle Politbüro’daki  etkinliğini yavaş yavaş ortadan kaldırmak istemiş, kaldırmış ve Troyka’yı  kurmuşlardır.

Troyka’nın kurulmasının ardından ilk parti kongresinde, Zinoviyev partiye yönelik  eleştirileri “Menşevizm” olarak addedeceklerini söylemiştir. Parti disiplininin devrim  başlangıcında tüm gücüyle olması gerekliliği üzerine bu karar alınmıştır, olması  gereken de budur. Fakat bu tutum elbette yine Troçki’nin hoşuna gitmemiştir. Tabii  bunun ardından parti içerisindeki tüm hizipçiler yavaş yavaş temizlenmeye başlanmıştır. Bu temizlik kimilerinin partiden atılmasına, kimilerinin sürgün yemesine neden olmuştur. İleriki zamanlarda ise bu temizlik içerisinde ölüm cezaları da yer almıştır. Durumun vahameti bu noktaya gelirken, parti yöneticilerine, Politbüro Üyeleri’ne suikastler düzenlenmeye çalışılmıştır. Temizliğin başlangıç nedenleri arasında bu suikastler büyük yer tutmaktadır.

Daha sonra Zinoviyev’in Komintern’de yenilgiye uğraması, Troçki ile “Birleşik Muhalefet”i kurmasına neden oluşturmuştur. Devamında “Tek Ülkede Sosyalizm” teorisini kabul etmeyip, “Leninizm” adlı kitabında; sosyalizmin nihai zaferinin tek bir ülkede gerçekleşmesinin mümkün olmadığını, sosyalist düzenin kapitalizm üzerindeki nihai zaferinin ancak uluslararası boyutta gerçekleştirilebileceğini ileri sürmüştür. Ki bu da Troçkizm’in temel dayanak noktalarından birini oluşturan savdır. Stalin ise buna yanıtı, Ocak 1926’da yayınladığı “Leninizmin Sorunları” adlı kitabında şöyle vermiştir: “Tek ülkede sosyalizmin reddedilmesi; sosyalizmin kurulacağına duyulan güveni yıkmak, Lenin’in yolunu terk etmek ve yenilgiyi kabul etmek demektir. ”

Bu gelişmelerin ardından Zinoviyev, Troçki’nin geçmişte yaptığı gibi bir öz eleştiri vererek partiye kabulünü istemiştir ve parti de kendisini kabul etmiştir. Devamında Stalin’i yere göğe sığdıramayan Zinoviyev bir süre sonra da Stalin’e karşı suikast düzenlemekten yargılanmış ve yargı safhasında da Ekim Devrimi’nde Bolşevik İktidar karşıtlığı üzerinden yürüttüğü politikalar gündeme gelmiştir ve bundan da yargılanmıştır. Zinoviyev de kendisine yöneltilen tüm bu suçlamaları kabul etmiş olup 25 ağustos 1936 yılında idama mahkum edilmiştir ve yine aynı gün kurşuna dizilerek öldürülmüştür.

Troçkistlerin Stalin’e karşı yürüttüğü sistematik saldırıların bir bölümü de, parti içerisi yargılamalarıdır. Ve tabii her zaman söyledikleri gibi; stalin, “tek adamcı” ve “sosyalizm düşmanı” olmuş oluyor böylelikle.

Reklamlar

1921 kronstadt ayaklanması

leave a comment »

İlk olarak Kronstadtlı Denizciler’in 1921 ayaklanması öncesindeki durumları nasılmış ona bir bakalım;

1905 Rus Devrimi’nde, Kronstadt Karacıları ve Denizcileri Çar’a karşı ayaklanmışlardır. 1917’de ise Avrora Kruvazörü’nün desteğiyle Kerenskiy Hükümeti’ne karşı yürümüşler ve bu yürüyüş, Ekim Devrimi’nin başarıyla gerçekleştirilmesine önemli derecede katkı sağlamıştır. Mart 1921’de ise Kronstadtlı Denizciler bu kez de Bolşevik Hükümet’e karşı ayaklanmışlardır. Devrimin yeni gerçekleştiği bir ülkede normal karşılanması gereken ekonomik kriz, halkın bir kısmı için yoğun bir şekilde rahatsızlık yaratmıştır ve Bolşevik Komiserler’e karşı duyulan güven, bir kısmı için ciddi şekilde azalmıştır. Ve işte Kronstadtlı Denizciler de Bolşevik Hükümet’e duydukları güvenin kaybolmasıyla birlikte, devrime olan inançlarının da kaybolduğunu fark etmişlerdir -tabii anarşistler bunun pek böyle olmadığı konusunda ısrarcılardır-. Bu güvensizlik ve inançsızlık durumunun ardından, Kronstadtlı Denizciler’in tekrardan örgütlenerek hükümete kendi taleplerini iletmesi durumu gerçekleşmiştir ve bu taleplerin kabul görmemesi durumunda Sovyetler içinde seçime gidileceğini ve bu seçimin de gizli oylamayla yapılacağını beyan etmişlerdir. Bir bakıma bu durum; Kronstadtlı Denizciler’in kendilerine duydukları özgüven sonrası Bolşevik Hükümet’e karşı kendi taleplerini ortaya koyarak restleşme boyutuna taşıdıklarını bize söyler. Bu restin altında yatan neden ise; Ekim Devrimi’nden kastedilenin devrimin bu olmadığı ve yeni bir devrimin olması gerektiğidir, Kronstadtlı Denizciler için.

Denizcilerin ‘kölelikten kurtulma’ adını verdikleri bu talepler; işçilerin iş değiştirebilme özgürlüğü, sol-kanat grubun işçi ve köylülerinin basın ve konuşma özgürlüğü, işçi sendikalarının toplanma ve örgütlenme özgürlüğü, köylü ve zanaatçının kiralık emek kullanmadan üretim özgürlüğü, köylerden şehirlere yiyecek satmak için gelenlerin mallarına el konulması korkusunun ortadan kaldırılıp alışveriş edebilme özgürlüğü, hükümetin komiserlerinin fabrikalardan geri çekilmesi, işçilere maaşlarının değeri olmayan kağıt para ile değil altın olarak ödenmesi. Bu talepleri pek tabii anti-bolşevik talepler olarak değerlendirmek mümkün değildir.

Bu talepler için oluşturulmak istenen diyalog, ordu ve savaş halk komiseri Lev Troçki ve Petersburg Parti Başkanı Grigori Zinoviyev tarafından reddedilip teslim olmaları istenmiştir, aksi takdirde “keklik gibi avlanacaklar”ı söylenmiştir ve öyle de olmuştur. Bu isyanın bastırılması yönteminin analizini Lenin üzerinden yapan anarşistler kısmen yanıldıklarını göz ardı etmemeleri gerekmektedir. Çünkü yönetim kademesinde her ne kadar belli bir hiyerarşi olsa da tüm kararların sorumlusu, o karar üzerindeki en yetkili kişiye aittir ve uygulanan bu yanlış yöntemin en büyük sorumlusu da Troçki’dir.

Kronstadt Ayaklanması’nın bastırılması Sovyetler açısından ‘karşı devrimci ayaklanma’ olması sebebiyle haklı bulunabilir fakat yukarıda da bahsettiğim gibi ayaklanmanın bastırılma yönteminin yanlışlığı da bir gerçektir.

(bkz: Savaş Komünizmi)

(bkz: NEP)

Written by aradadusunur

15 Ekim 2010 at 02:33

post-marksizm

leave a comment »

Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası ortaya çıkmış, Marksizm’in günümüze uyarlanması gibi garip bir tanımlama içerisinde olan tutumu ifade etmektedir. Post-Marksistler, Marksizm’i geliştirmek olarak adlandırdıkları bu tutum ile, Marksizm’in temeli diyalektiği bertaraf edip, sınıf anlayışını reddederler. Post-Marksizm; başkalaştırdıkları “özcülük” ile yani bir bakıma “tekciliği”, Marksizm ile bağdaştırma işidir.

Post-Marksizm’in önemli teorisyenlerinden Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe’un ifadesiyle Post-Marksizm’in ortaya konulma nedeni;

“(…) Marksist kategorilerin günümüzde ne ölçüde geçerli olduklarını ciddiyetle tartışmak, ancak bir evrensel sınıfın ontolojik olarak ayrıcalıklı konumuna dayanan her türlü epistemolojik imtiyazdan vazgeçtiğimiz takdirde olanaklı olacaktır. Bu noktada açıkça ifade etmeliyiz ki, şimdi artık Post-Marksist bir zeminde duruyoruz. (…)”

ifadesi şeklindedir.

Peki Post-Marksistler’in, Marksizm üzerine getirdikleri “eleştirilerin” yeni bir -izm doğmasına yol açması gerekmiyor mu? Bir ideolojinin üzerine yeni bir ideolojinin kurulması mantıklı olmamakla birlikte, Marksizm’in üzerine kurulan hiçbir ideolojinin de olamayacağını düşünüyorum. Çünkü Marksizm, bir ideoloji değil, ideolojiler üstüdür.

Marksizm’in ortaya koyduğu siyaset tarzını postlarla aşmak mümkün değildir. Çünkü kapitalizme karşı en keskin siyaset Marksizm’e aittir. Oportünistlerin başvurduğu Marksizm üzerine kelime oyunlarıyla içeriksizleştirme işleminin bir diğer bölümü de Post-Marksizm adı altında devam etmektedir. Oportünistler bunu Marksizm adı altında yürütür, diğerleri ise Post-Marksizm. Aralarındaki tek fark, post kelimesidir.

Post-Marksizm’in Sovyetler sonrası ortaya çıkış nedeni ise; Marksizm’in, Leninizm ile yeni bir kimlik kazanarak dünya siyaset arenasına çıkmış olması ve sovyetlerde Marksizm-Leninizm’in iktidardan 1956’da devrilmesi sonrasında bu çöküşün nedenlerini araştırıp fakat bu 1956’yı görmezden gelerek devamındaki otuzbeş yılı da Marksizm-Leninizm ile bağdaştırarak ideolojiye yeni bir boyut kazandırmaktır. Bu otuzbeş yılı da dahil ederek yetmiş yıllık sovyet deneyimini eleştirel yaklaşan Post-Marksistler, Lenin’in ve Stalin’in uygulamalarını Marksizm’i “alaşağı” etmek için kullanmaktadırlar. Sınıf kavramını reddeden Post-Marksistler, bu reddedişle birlikte Leninizm’i hiyerarşik, disipliner ve seçkinci olarak adlandırmaktadırlar.

Peki Leninizm gerçekten hiyerarşik, disipliner ve de seçkinci midir? Evet Leninizm disiplinerdir, anarşistlerin de kısmen savunduğu öz disiplinin bir üst modeli olan; çelik disiplini şart olarak ortaya koyar. Gerçi bir üstü de diyemeyiz biraz fazla üstüdür bu. Lenin bu şartı, küçük burjuvazinin proleterleştirilebilmesi için gerekli olduğu yolunda şu sözlerle ifade eder;

“(…) Küçük üreticiler, proletaryayı her yandan bir küçük burjuva havası içine hapsederler, proletaryayı etkilerler, onun bilinçlenmesine engel olurlar; bunlar, proletaryanın saflarında durmadan, karakter yoksunluğu gibi, dağınıklık gibi, bireycilik gibi, büyük heyecandan umutsuzluğa geçiş gibi küçük-burjuvaziye özgü niteliklerin yer edinmesini sağlarlar. Buna karşı direnebilmek için, proletaryanın örgütlendirici rolünü başarıyla ve zafere kadar yerine getirmesini gerektiği gibi sağlayabilmek için, proletaryanın siyasal partisi, kendi saflarında sert bir merkezi yönetim ve disiplin hüküm sürmelidir. (…)” [1]

İşte Leninizm’in disipliner yapısı bu şekilde kısaca özetlenebilir.

Peki Leninizm hiyerarşik ve seçkinci midir? Günümüz toplumsal algıdaki karşılığıyla bir hiyerarşi Leninizm ile ilişkilendirilemez ve böyle bir hiyerarşi yoktur. Sadece bilinçlenmenin tam anlamıyla sağlanamadığı gerçeğinden yola çıkılarak örgütlenme modeli çizildiğinde bir hiyerarşinin varlığından söz edilebilir. Ve bu hiyerarşiyi tırnak içinde göstermek, doğru olandır.

Diğer seçkinci ifadesi, Leninizm’in yakınına dahi yaklaşamaz. Seçkinci ifadesi ile kastedilen; Stalin’in “tek adamcılığı” ve temizlik sonrası partide “seçkinlere” yer vermesine yöneliktir. buna Stalin’in ne yanıt verdiğine bakalım;

“(…)Parti; Rikov, Molotov,Kalinin, Tomskiy, Buharin olmadan nasıl yönetilir? Partiyi ancak kolektif olarak yönetebiliriz. Lenin’den sonra böyle bir şeyi düşünmek açıkça ahmaklıktır.(…)”

Son olarak; Post-Marksizm, Marksizm eleştirisini Leninizm ile birlikte yapar ve bu eleştirdikleri “özgürlükçü”, “eşitlikçi”, “adaletli” olmayan -izm’in yerine bir yenisini koyamamaktadır.

[1] Sol, Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı, V.İ.Lenin s.36 *Sol Yayınları*

Written by aradadusunur

24 Eylül 2010 at 22:23

küçük burjuva – petit bourgeois

leave a comment »

Marksistler için teorik olarak kanıtlanmış ve Avrupa’nın bütün devrimlerinin ve bütün devrimci hareketlerinin deneyimiyle tam olarak doğrulanmış bir gerçek varsa, o da kapitalist düzende, sürekli bir sömürü ve baskıya ve çok kez hayat koşullarının hızla kötüleşmesine ve yıkıma uğrayan bir toplumsal tip olarak küçük mülkiyet sahibinin, küçük üreticinin, aşırı bir devrimciliğe kolayca geçtiği, ama bu sınıfın tutarlı, örgütlü, disiplinli ve sağlam bir tutumu benimseyemediğidir.[1]

Küçük burjuva kaypaktır ve kaypak olduğu gerçeği de sınıf mücadelesi içerisindeki tutumundan ileri gelir. Kendini küçük burjuva olarak sınıflandıranlar haricinde, küçük burjuvaziye ait olmamasına rağmen küçük burjuva zihniyetini sahiplenen herkes kaypaktır.

Küçük burjuva kaypaktır. Çünkü küçük burjuva, bulunduğu sınıfı kaybetmemek-yani proletaryaya geçişi istememesi dolayısıyla- uğruna ve proleterlerin kendilerine vaad ettiği geleceği bir anda vermediği ve veremeyeceği için hiçbir zaman devrim için kılını kıpırdatmamıştır. Sadece gözünde büyütmüş olduğu, fakat büyük burjuvazinin yanında bir hiç olan küçük burjuvazi, kendisinin aslında bir değerinin olmadığının, sadece günü kurtarma derdinde olduğunun, günü kurtardığını sanıp sadece zorlukları ve sıkıntıları ötelediğinin farkına vardığı anda proleterlerin safında yer almıştır ve alacaktır.

Ancak; bu küçük burjuvazinin kaypak olmasına sebep olan durumdur bizzati. Proletaryanın devrim aşamasında, onun da kendi geleceğinin daha güçlü olabilmesi için proleterlerin safında yer alması gerektiğini söylemesi karşısında küçük burjuvazi, proletaryaya karşı gelme gibi bir düşünce içerisine girer. Çünkü her zaman için proletaryayı zayıf, güçsüz, aciz, zavallı görmüştür. Ayrıca; küçük burjuvazi, olmak istemediği, küçülttüğü, aşağıladığı proletaryanın karşısında, her zaman için yücelttiği, özendiği, onun gibi yaşamak istediği, kısacası olmak istediği büyük burjuvazinin hayalini kurar. Ama sahip olduğu sınıf onun hiçbir zaman büyük burjuvaziye ait olamayacağı gerçeğini ortaya koyar, bunun karşısında bir bakmışsın bizim küçük burjuvalar, proleterlerin yanında devrim ateşiyle saf tutmuştur. Fakat ortada bulunan her şeyin, her an rahatlıkla yön ve taraf değiştireceği gerçeği bilinerek, küçük burjuvazinin dr bir anda döneceğini, bilinçli bir proleter bilir. Küçük burjuvaların kaypaklığı da buradan gelir.

Bu demek oluyor ki; dün proletarya saflarında yer aldığı görülen küçük burjuvazi, proleterlerin en ufak bir güç kaybetmesi veya devrim yolunda tökezlemesi sonrası hemen bir telaşa kapılıp sınıfı -proletaryayı- terkeder. Ama bu terk ediş küçük burjuvazi açısından hiç de anormal bir durum değildir. Nedeni; devrimin, evrim sürecinin olmaması gerektiğine inanır. her şeyin hemen ve hiç durmadan, bir anda ve çaba sarfetmeden olması gerektiğine inanır. Bu sebepten ötürü, kesintisiz devrimin içerisinde yer alması, bu sınıf için imkansızdır. Çünkü yarın hangi tarafta yer alacağını, kendisi de net olarak kestiremez. Bugün, hangi tarafta yer alması onun çıkarınaysa, küçük burjuvazi o taraftaki yerini hemen ve hiç şekil değiştirmeden sadece bir bukalemun gibi renk değiştirerek alır.

Küçük burjuvanın en büyük özelliğinin kaypaklık olmasının yanı sıra bir başka özelliği de, her zaman çok derin bilgiler sahibi, analiz uzmanı, her şeyi ben bilirim edasıyla yayınlar yapmasıdır. Tıpkı bugün televizyonlarda, gazetelerde yazan burjuva ‘aydınları’nın yanında yer alan, diğer ‘aydınlar’ gibi. Ve işte bu diğer olarak nitelendirilen ‘aydınlar’ küçük burjuvadan başkası değildir. Gün gelir ordunun saflarında yer alır, çünkü ‘terör’ saldırıları artmıştır, anarşi ülkede kol gezmektedir; gün gelir şeriat geliyor diye herkesten daha çok milliyetçi, vatansever, devrimci olur; gün gelir ortam biraz durulduğunda herkese yaranabilmek için dindarların da haklarının olduğunu söyler; gün gelir kendilerine göre proletaryanın gücünün zayıfladığı anlarda işçinin-köylünün sesi olduğunu onların geleceğinin daha güzele ulaşması için çabaladıklarını ve kendilerinin de söyledikleri yolu izlemesi gerektiğini söyler. Kısacası ağzı bilinçsiz bir proletarya karşısında iyi laf yapar. Oportünizmin ve revizyonizmin temelini sağlamlaştıran ona önayak hazırlayan devrimci mücadelenin pasifize edilmesini sağlayan küçük burjuvadır. Proleterlerin kavgasının burjuvaziyle olması kadar net ve doğal bir şey yoktur, Ama yarın ne olacağı belli olmayan küçük burjuvayla proleterlerin arası her zaman için sürüncemededir ve küçük burjuvaziye çok dikkat edilmesi gerekir, çünkü tehlikelidir küçük burjuva.

Saf değiştirme, proleterlerde ve burjuvada olmaz. Bilinçli bir proleter her zaman için sınıfına sahip çıkar, tıpkı burjuva gibi. Ama küçük burjuva, kaypaklığın doğru olduğuna ve kendisi için en mantıklısının bu olduğuna kendisini inandırır.

Ayrıca medyadaki üstünlüğünü kullanan küçük burjuva, proleterlerin içerisindeki devrim ateşini yok etmek, pasifize etmek için farklı yollara başvurur. Bunlardan en önemlileri, evini geçindirmek için sabah akşam çalışan, temel ihtiyaçlarını zar zor sağlayabilen proleterlere, medya gücünü kullanarak reklamları dayatır ve çocukların duygularını sömürerek, küçük burjuva hayatının ‘güzelliklerini’ anlatır. Buna ek olarak tüm insanların müzikle, sanatla uğraşması gerektiğini, müziğin ve sanatın insanlığı kurtaracağını ve geliştireceğini söyler. Bu beyhude çaba, gereksiz aptalca zırvalamalardan başka bir şey değildir. Buradaki kasıt; müziğin ve sanatın boş uğraş olması değil, sadece bunların birer araç olarak kullanılmasının, proleterlerin sisteme kanalize olması gerektiğinin dayatılmasının küçük burjuvanın kendi emelleri doğrultusunda olduğunu ve bunun farkedilmesi gerektiği içindir.

Kapitalizm, proletaryanın temel ihtiyaçlarını karşılayamadığı, karşılayabilmesi için varını yoğunu ortaya koyması gerektiği bir sistem olup, proletarya kurtuluşa ulaşamadan, müzikle sanatla uğraşmasının ve bunun sınıfa dayatılmasının burjuvanın istediği ve kaypak küçük burjuvanın enjekte ettiği pasifize etme işleminden başka bir şey değildir.

Kaypak küçük burjuva, umutlarının kırıldığı günlerde proletaryanın yanında yer alır, diğer zamanlarda burjuvanın sözcülüğünü yaparken işini de adabına uydurmasının inceliklerini bilir. Anında bir barışsever, anında bir insansever, anında bir hayvansever, anında bir sanatsever, kısacası iyi olan her şeyin seviciliğine soyunur. Fakat tek bir şeye anında cephe alır; proletaryanın silahlı mücadelesine. onlara anında terörist damgası vurur, ideolojinin içeriğini boşaltmak için oportünizmin tüm inceliklerini kullanır, hedef şaşırtmaya çalışır, reformizmin, revizyonizmin doğruluğunu, günümüzde silahlı mücadelenin olmaması gerektiğini bas bas bağırır. Ama bilinçli ve bu savaşın doğruluğunu bilen proletarya her zaman için küçük burjuvanın kaypak olduğunu aklından çıkarmaz ve yolunu onu bilerek ve doğrultusunu da bu bilgi ışığında çizer.

Kaypaklık istenildiğinde, hemen görülemez. Zaman içerisinde, kendi çıkarlarının sorgulamasını yaptığı her gün, en ufak bir karamsarlık anında görülür. Ve bu küçük burjuvazide bu durum her zaman için görülmüştür.

Kapitalizmin motoru; burjuvazi, egzozu küçük burjuvazidir.

Proletaryaya en büyük ihaneti, sınıfın içerisinde veya yanında yer aldığını söyleyen iyiliksever, yardımsever, insansever kişiler veya öyle davranmayı gaye edinmiş kişiler yapmaktadır. Proletarya, bujuvazinin düşmanıdır, silahlı veya silahsız ona karşı girdiği bütün savaşlarda haklıdır, bu haklılığı küçümseyen veya karşı olan proletarya düşmanı bir kapitalisttir.  Küçük burjuvazi de kendi çıkarının proletaryanın yanında yer aldığını bilemeyecek cesaretsizlikte olduğu için ve gerçekten de öyle olduğu için tek kelimeyle; kaypaktır.

[1] Sol, Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı, V.İ.Lenin s.21-22 *Sol Yayınları*

Written by aradadusunur

07 Eylül 2010 at 15:55

Siyaset kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , ,

sosyalizm ve din

leave a comment »

Din, Engels’in de söylediği gibi; devletle ilişkilendirilen, kişisel bir sorundur.

Lenin’in, Proletarya Parti Programında bahsettiği, marksist materyalistlerin dini, sınıf bağlamından ayrı değerlendirmeden ortaya koyması gerekliliğidir.  Sonuçta din, sistemin ürettiği bir kavramdır.  Bunu yoksayarak ve herhangi bir dinin öğretilerini benimseyenleri dışlayarak hiçbir devrimin mümkün olmayacağını, daha doğrusu bu davranışın sınıfa ihanet olacağına vurgu yapar Lenin. Çünkü yerleşik yapıları yıkmak bir anda olabilecek şeyler değildir.

Din, devletin insanlar üzerindeki baskı aracından başka bir şey değildir. Dinin bir sorun olduğu gerçeği yadsınamaz, fakat militan ateist tavır takınmak da sosyalistlik ile bağdaştırılamaz, bilakis reddedilir.

Ve kapitalist düzendeki laiklik, sosyalizmdeki laiklikle ilişkilendirilemez. Sosyalizmde din; bir sömürü aracı olmaktan çıkmaktadır, kapitalizmde ise; dinler arası ötekileştirmeyi besleyerek, din savaşları adı altında emperyalist yayılmacılığın rahatlıkla yapılabilmesini sağlayan bir araçtan başka bir şey değildir.

Komünistlere saldırıların bir bölümü de din üzerinden yürütülmektedir, daha doğrusu Üçüncü Dünya Ülkeleri’nde anti-komünist propaganda sıklıkla din üzerinden yapılmaktadır. Burjuvazi bu sayede inananların, din sömürüsünü yapmaktadır ve sosyalizmi bir din düşmanı sistem olarak ortaya koymaktadırlar. Fakat sosyalizmde gerçek bir laiklik hüküm sürer. Bu demek oluyor ki; dinin devlet tarafından beslenmesinin önü tam anlamıyla kesilip, ibadethanelere, din adamlarına devlet destek sağlamayacak. İsteyen istediği dine inanıp, gerekli ibadetlerini yine ibadethanelerinde devam ettirebilecekler. Sadece devletle ilişkisi kesilmiş olacak; devlet, aracı görevini görmeyi sona erdirecek.

Bu yazıda din kavramının sadece sosyalizmle ilişkilendirilmesi yani komünizm ve dinin yanyana kullanılmamış olmasının nedeni; dine yönelişin, sosyalizmin sınıf kavramını ortadan kaldırmaya başlamasından itibaren, insanın dine olan ihtiyacının da ortadan kalkıyor olması ve bu evrimin devrime dönüşmesi sonrası yani komünizmde, din denilen bir olgunun olmayacak olmasındandır. Değilse sosyalizmde de din elbet vardır ve olacaktır. Çünkü sınıflar olduğu, burjuvazi ortadan kaldırılmadığı sürece insanlığın ezilmişliğinin getirisi olarak dine yönelişler olacaktır.

Lenin’in din üzerine söylediklerine bakacak olursak;

“(…) devlet dinle ilgilenmemelidir, dinsel kurumlar devlete bağlı olmamalıdır. herkes istediği dini savunmakta ya da dinsiz, yani genelde her sosyalist gibi ateist olduğunu açıklamakta özgür olmalıdır. (…)”[1]

“(…)devrimcilerin din konusunda hassas olmaları sadece devrimci ahlakın bir gereği değil devrimci demokrasi mücadelesinin başarısı içinde kaçınılmaz bir zorunluluktur, marksistler, bu işçilerin dinsel inançlarına karşı yapılan en küçük hakaretin dahi kesinlikle karşısındadırlar.(…)” [2]

“(…)hiçbir koşulda din sorununu burjuva radikal demokratlarının sık sık yaptığı gibi, soyut, ülkücü bir biçimde, sınıf mücadelesinden kopuk “entellektüel” bir sorun olarak ortaya koymak yanlışına düşmememiz gerekir. aşırı baskı temeline oturan ve işçilerin eğitilmediği bir toplumda, dinsel önyargıların sadece propaganda yöntemleriyle yok edilebileceğini sanmak budalalık olur. insanlığın üzerindeki din boyunduruğunun, toplumdaki ekonomik boyunduruğun bir sonucu ve yansıması olduğunu akıldan çıkarmak burjuva dar görüşlülüğünden başka birşey değildir.(…)” [3]

“(…)ne olursa olsun tanrıya savaş açılmasını isteyen bir anarşist, gerçekte papazlara ve burjuvaziye yardım ediyor demektir. (…)” [4]

“(…)herkes istediği dini izlemek ya da dinsiz, yani kural olarak bütün sosyalistler gibi ateist olmakta tamamen özgür olmalıdır. vatandaşlar arasında dinsel inançları nedeniyle ayrım yapılmasına kesinlikle göz yumulamaz.(…)” [5]

“(…)burjuva ilerici aydınları, radikaller ve burjuva materyalistleri “kahrolsun din, yaşasın dinsizlik! ateist görüşleri yaymak başlıca görevimizdir” diye haykırmaya başlarlar. marksistler ise, bunun doğru olmadığını, aldatıcı bir görüş olduğunu, dargörüşlü burjuvaların fikri olduğunu söylerler.(…)” [6]

[1], [3], [5] Sosyalizm ve Din, V.İ. Lenin

[2], [4], [6] Proletarya Partisinin Din Konusundaki Tutumu, V. İ. Lenin

Written by aradadusunur

06 Eylül 2010 at 14:04

Felsefe kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , ,

diyalektik materyalizm (1)

leave a comment »

Diyalektik materyalizm; her yeni soruna, eski uygulanabilen maddeleri içinde barındıran bir kavram değildir, çünkü diyalektiğe bakış hegelci gibi olmayıp sürekli olarak soyutlamalar yaparak kendi kendini tekrar eden bir yapı üzerine kurulmamıştır.

Marksizmde hiçbir yeni durumda eski kalıplaşmış yöntemleri uygulayarak çözme mantığı yoktur. Marksist diyalektik’te, yeni sorunun analizinin eskiden bağımsız olarak yeni bir şekilde tez olarak ortaya konulması ve bu tezin nedensellik bağlamında yapılarak senteze ulaşması üzerine kuruludur.

Marksist diyalektik, Hegelcilik’ten ayrıldığı bir diğer noktada dogmatik felsefeyi benimsememesidir. Çünkü felsefe, bilimlerin sentezi olması sebebiyle kapalı donmuş bir öğreti olarak kabul edilemez. Her şeyin, her an gelişmekte ve değişmekte olduğu gibi felsefenin de bu değişimden kendine düşen payı aldığı bir gerçektir.

Marksist diyalektik’te insan aklı en büyük güçtür. İnsan aklının bilemeyeceği, hiçbir mutlak güç yoktur. Bu bağlamda insan aklı durmaksızın ilerlemek, mutlak bilgiye ulaştığını söylemeden gerçeğe yaklaşmak zorundadır. Dogmacılığı kesinlikle yok sayar ve tartışmasının yapılmaması gerektiği söylenilen mutlak hakikat olarak tabir edilen kavramları kesinlikle tartışılması ve eğer doğruysa bile geliştirilmesi gerekliliğini ortaya koyar.

Marksizmi bir mutlakçılık ve diyalektikten uzaklaştırma çabası sonrası Marx, kendisinin marksist olmadığını söylemiştir. Bu diyalektiğin gücünün alçaltılmak istenmesine bir tepki olarak söylenmiştir. Sonuçta Marx, hiçbir zaman kutsallaştırılmamayı ve fikirlerinin dogmatikleştirilmemesini istemiştir.
Lenin de der ki;

“(…) Şu söz götürmez doğruyu iyice kafamıza yerleştirelim: bir marksist dünün kuramını değil, yaşayan gerçekliği, belli ve somut gerçekliği göz önünde tutmalıdır. Her kuram geneli, esaslıyı işaret edebilir, fakat yaşamın karmaşıklığını ancak yaklaşık olarak belirtir. (…)”

Marx’ı peygamber olarak gören kişi, marksist değildir.

Marksist; Marx’ın diyalektik yöntemini kullanarak hareketli gerçeği durmadan inceleyip, çözümleyen ve bir tezi düzeltmek için marksist kuramın temellerinden yararlanan kimsedir.

devamı; diyalektik materyalizm (2)

Written by aradadusunur

06 Eylül 2010 at 13:10

Felsefe kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , , ,

idealizm ve materyalizm

leave a comment »

İdealizm ve materyalizm toplumsal manada çok farklı şekilde algılanan iki kavramdır. Burada farklı algılayıştan kastedilen; yanlış algılamadır.

Felsefi sistemler bir kendi doğrularıyla bilinmektedir bir de çarpıtılımış şekliyle. Bizde en çok ilgi çekeni tabii ki de çarpıtılmış olandır. Hikayesi boldur çünkü.

İdealizmin düz mantıkla algılanması şu şekildedir;

belirli bir ülküye ( ideale ) bağlanan, kötülüklerin kendi düşündüğü yolla düzeleceğine inanan, düşüncenin getireceği mutluluğu, karnının doymasından üstün tutan kısacası ahlaklı, temiz, dürüst, namuslu kişilerin savunduğu felsefi akımdır.

Bunun yanısıra materyalizm ise;

hiçbir düşüncenin önemli olmadığına inanan, para ve mevkiden başka hiçbir şeye önem vermeyen, sadece maddi çıkarlar üzerine hayatını kuran kişilerin savunduğu felsefi sistemdir.

Böyle düşünüldüğünde herkesin materyalizmden bir hayli uzak olması mantıklı kabul edilebilir. Eğitim politikalarındaki bilerek yapılan yanlışlar sonucu halkı bir şekilde galeyana getirmek oldukça basittir.

Bu tür safsataları üretenler, yani siyasetin ve aşağılık politikanın figüranları her zaman materyalistleri ahlak yoksunu, sadece laf ebeleri olarak tanımlarlar.

Düz mantıkla değerlendirildiğinde; materyalist birisinin bir fikri sonuna kadar sahiplenmemesi ve o fikirden taviz vermesi beklenirdi. Ama yaşanmış gerçekler bize gösteriyor ki durum tam tersidir.

Marx ve Engels Felsefe İncelemeleri eserinde şöyle demektedir;

“(…) Starcke’a göre idealizm, ülküsel amaçlar gütmek demektir. Oysa felsefi idealizmin ahlaksal yani toplumsal ülkülere inanmak olduğunu sanmak, felsefe bilgisinden yoksun, dar kafalı alman burjuvaların işidir. (…)”

Starcke burada, belki de bilinçsizce, maddeciliğe karşı adı geçen dar kafalı burjuvaların önyargısına bağışlanmaz bir taviz veriyor. Çünkü onlara bakılırsa materyalizm; ayyaşlık, oburluk, cimrilik, açgözlülük, kazanç tutkusu, şehvet düşkünlüğü, gösterişli yaşama, borsa oyunları, kısacası, bizzat kendilerinin gizlice yaptıkları bütün iğrenç şeylerdir. İdealizmden anladıkları ise; erdeme, insanlığa ve genellikle daha iyi bir dünyaya inanmaktır, yani yalnızca başkalarının önünde gösteriş olsun diye savundukları, fakat maddiyatçı taşkınlıkları yüzünden ancak içine düştükleri bunalım, parasızlık ve iflas dönemini atlatmak için inandıkları şeyler. Dillerine şu söz pelesenk olmuştur: insan nedir ki? yarı melek, yarı hayvan! ”

Peki gerçek anlamıyla yani felsefi anlamda materyalizm ve idealizm arasındaki farklar veya direkt olarak bu sistemler nedir?

Bu soruya da Lenin, Materyalizm ve Ampiriokritisizm adlı eserinde şöyle yanıt vermiştir;

“(…) materyalizm doğayı birinci, ruhu ikinci etken sayar; varlığa birinci, düşünceye ikinci planda yer verir. idealizm ise bunun tam tersini yapar. (…) “

Marx ve Engels yine felsefe incelemeleri eserinde basitleştirilmiş bir şekilde açıklamıştır, materyalizm ve idealizm’in tam olarak ne dediğini;

“(…) Düşüncenin varlık karşısındaki durumu sorunu kilise önünde şu kesin biçimi alır: dünyayı tanrı mı yaratmıştır yoksa başından beri var mıdır?
Bu soruya verdikleri karşılığa göre filozoflar iki büyük kümeye ayrılırlar: ruhun doğadan önce geldiğini ve dolayısıyla, son çözümde, ne yolla olursa olsun, dünyanın yaratıldığını kabul edenler idealizm öbeğini oluştururlar. Ötekiler, doğayı ilk ve ana öğe sayanlar ise, maddeciliğin çeşitli okullarına girerler. İşte bu iki deyimin asıl anlamı budur. (…)”

Çıkarılan sonuç; idealizm tutucudur, materyalizm devrimcidir ; idealizm dindardır, materyalizm ateisttir.

İdealizme göre; düşünce maddeden ayrıdır, ruh ölümsüzdür ve bedene bağlı değildir, zihin bedenden üstündür bu bağlamda düşünen insanlar kol gücüyle çalışan insanlara hükmetmesi gerekir. Materyalizm ise; bunların tamamının yanlış olduğunu söyler.

Written by aradadusunur

06 Eylül 2010 at 08:47