aradadüşünür: " j'accuse… "

Labor Omnia Vincit

Buenaventura Durruti

leave a comment »

Durruti, anarko-sendika olan Cnt’nin içerisinde bulunduğu sürede yaptığı çalışmalar sebebiyle hakkında soruşturmaya başlanılması sonrası Fransa’ya kaçmıştır, orada da fransız anarşistleriyle ilişkilerde bulunmuştur. İspanya’da da Cnt militanlarına yapılan silahlı saldırıların artması sebebiyle Fransa’da tanıştığı anarşist arkadaşları ve İspanya’da bulunan yine anarşist arkadaşlarıyla birlikte Solidarnos adında gizli bir örgüt kurmuştur. Anarşist olmasını içerisinde bulunduğu ortam ve Franco’nun sosyalist örgütlere uyguladığı yoğun baskı ve şiddet dolayısıyla farklı arayışlara girmesi olarak yorumlayabiliriz. Ve solidarnos öncesinde, sosyalist örgütte de bulunmuştur kendisi.

Kurdukları Durruti Tugayı ile gittiği Aragon Cephesi döneminden, Emma Goldman’a şu şekilde bahsetmiştir;

“(…) Bütün hayatım boyunca bir anarşist idim. Umarım öyle kalmayı da başarabildim. Şu anda bir general gibi emirler veriyorum, fakat hem kendimin hem de tugaydakilerin özgür olduğuna inanıyorum. İstemedikleri hiçbir şeyi yapmak zorunda değiller. Özgürlük sorumluluk duygusu ile bir arada var burada. Disiplini vazgeçilmez olarak görüyorum, fakat bu bir öz disiplin olmalı. (…)”

Ayrıca Durruti Tugayı, geçtiği tüm yerleri müksüzleştirip, ücretli emeği yok ederek, komünler kurmuştur.

Durruti, 20 Kasım 1936’da arabasından inerken başından vurularak öldürülmüştür. 23 Kasım’da Barselona’daki cenazesine ise yaklaşık 500 bin kişi katılmıştır.

 

Reklamlar

Written by aradadusunur

06 Eylül 2010 at 14:19

sosyalizm ve din

leave a comment »

Din, Engels’in de söylediği gibi; devletle ilişkilendirilen, kişisel bir sorundur.

Lenin’in, Proletarya Parti Programında bahsettiği, marksist materyalistlerin dini, sınıf bağlamından ayrı değerlendirmeden ortaya koyması gerekliliğidir.  Sonuçta din, sistemin ürettiği bir kavramdır.  Bunu yoksayarak ve herhangi bir dinin öğretilerini benimseyenleri dışlayarak hiçbir devrimin mümkün olmayacağını, daha doğrusu bu davranışın sınıfa ihanet olacağına vurgu yapar Lenin. Çünkü yerleşik yapıları yıkmak bir anda olabilecek şeyler değildir.

Din, devletin insanlar üzerindeki baskı aracından başka bir şey değildir. Dinin bir sorun olduğu gerçeği yadsınamaz, fakat militan ateist tavır takınmak da sosyalistlik ile bağdaştırılamaz, bilakis reddedilir.

Ve kapitalist düzendeki laiklik, sosyalizmdeki laiklikle ilişkilendirilemez. Sosyalizmde din; bir sömürü aracı olmaktan çıkmaktadır, kapitalizmde ise; dinler arası ötekileştirmeyi besleyerek, din savaşları adı altında emperyalist yayılmacılığın rahatlıkla yapılabilmesini sağlayan bir araçtan başka bir şey değildir.

Komünistlere saldırıların bir bölümü de din üzerinden yürütülmektedir, daha doğrusu Üçüncü Dünya Ülkeleri’nde anti-komünist propaganda sıklıkla din üzerinden yapılmaktadır. Burjuvazi bu sayede inananların, din sömürüsünü yapmaktadır ve sosyalizmi bir din düşmanı sistem olarak ortaya koymaktadırlar. Fakat sosyalizmde gerçek bir laiklik hüküm sürer. Bu demek oluyor ki; dinin devlet tarafından beslenmesinin önü tam anlamıyla kesilip, ibadethanelere, din adamlarına devlet destek sağlamayacak. İsteyen istediği dine inanıp, gerekli ibadetlerini yine ibadethanelerinde devam ettirebilecekler. Sadece devletle ilişkisi kesilmiş olacak; devlet, aracı görevini görmeyi sona erdirecek.

Bu yazıda din kavramının sadece sosyalizmle ilişkilendirilmesi yani komünizm ve dinin yanyana kullanılmamış olmasının nedeni; dine yönelişin, sosyalizmin sınıf kavramını ortadan kaldırmaya başlamasından itibaren, insanın dine olan ihtiyacının da ortadan kalkıyor olması ve bu evrimin devrime dönüşmesi sonrası yani komünizmde, din denilen bir olgunun olmayacak olmasındandır. Değilse sosyalizmde de din elbet vardır ve olacaktır. Çünkü sınıflar olduğu, burjuvazi ortadan kaldırılmadığı sürece insanlığın ezilmişliğinin getirisi olarak dine yönelişler olacaktır.

Lenin’in din üzerine söylediklerine bakacak olursak;

“(…) devlet dinle ilgilenmemelidir, dinsel kurumlar devlete bağlı olmamalıdır. herkes istediği dini savunmakta ya da dinsiz, yani genelde her sosyalist gibi ateist olduğunu açıklamakta özgür olmalıdır. (…)”[1]

“(…)devrimcilerin din konusunda hassas olmaları sadece devrimci ahlakın bir gereği değil devrimci demokrasi mücadelesinin başarısı içinde kaçınılmaz bir zorunluluktur, marksistler, bu işçilerin dinsel inançlarına karşı yapılan en küçük hakaretin dahi kesinlikle karşısındadırlar.(…)” [2]

“(…)hiçbir koşulda din sorununu burjuva radikal demokratlarının sık sık yaptığı gibi, soyut, ülkücü bir biçimde, sınıf mücadelesinden kopuk “entellektüel” bir sorun olarak ortaya koymak yanlışına düşmememiz gerekir. aşırı baskı temeline oturan ve işçilerin eğitilmediği bir toplumda, dinsel önyargıların sadece propaganda yöntemleriyle yok edilebileceğini sanmak budalalık olur. insanlığın üzerindeki din boyunduruğunun, toplumdaki ekonomik boyunduruğun bir sonucu ve yansıması olduğunu akıldan çıkarmak burjuva dar görüşlülüğünden başka birşey değildir.(…)” [3]

“(…)ne olursa olsun tanrıya savaş açılmasını isteyen bir anarşist, gerçekte papazlara ve burjuvaziye yardım ediyor demektir. (…)” [4]

“(…)herkes istediği dini izlemek ya da dinsiz, yani kural olarak bütün sosyalistler gibi ateist olmakta tamamen özgür olmalıdır. vatandaşlar arasında dinsel inançları nedeniyle ayrım yapılmasına kesinlikle göz yumulamaz.(…)” [5]

“(…)burjuva ilerici aydınları, radikaller ve burjuva materyalistleri “kahrolsun din, yaşasın dinsizlik! ateist görüşleri yaymak başlıca görevimizdir” diye haykırmaya başlarlar. marksistler ise, bunun doğru olmadığını, aldatıcı bir görüş olduğunu, dargörüşlü burjuvaların fikri olduğunu söylerler.(…)” [6]

[1], [3], [5] Sosyalizm ve Din, V.İ. Lenin

[2], [4], [6] Proletarya Partisinin Din Konusundaki Tutumu, V. İ. Lenin

Written by aradadusunur

06 Eylül 2010 at 14:04

Felsefe kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , ,

mantık ve diyalektik (2)

leave a comment »

Bu yazı mantık ve diyalektik (1)‘in devamı niteliğindedir.

Hegel nitelik kavramının karşısına niceliği koymadan tanımlamaya çalışmanın mümkün olamayacağını söyler.  Zıtların ayrı ayrı anlaşılabilmesi yani birbirlerinden bağımsız olarak izah edilmesi mümkün değildir. Bu şekilde açıklanmaya çalışılan durumlar sadece düşsel olarak kalır, soyuttan öteye geçemez. Gerçeğe ulaşabilmek için, gerektiğinde niteliğin niceliğe dönüştüğü durumların yada niceliğin niteliğe dönüştüğü durumların olduğu fikrini benimsemek gerekir.

Hegel’in diyalektiği geleneksel mantığın yetersiz olduğunu göstermiştir.

Diyalektikten sonra özdeşlik kavramı artık gerçeğin bir aşaması olarak görülmemektedir. Çünkü özdeşlik kavramı düşünceyi durdurur, bu da diyalektiğin önüne bir engel olarak çıkar. Tabii bu demek değildir ki; diyalektik her şeyi, sadece çelişkileri ortaya koyarak yorumlar. Diyalektiği, geleneksel mantıktan ayıran temel fark, geleneksel mantık iki karşıt düşünceden birisinin doğru diğerinin yanlış olduğunu söyler, fakat diyalektik ise; bu karşıt düşünceler bir yere kadar ikisi de doğru veya ikisi de yanlıştır, asıl doğru olan bu karşıt fikirlerin bireşimi yani sentezidir. sentez tümüyle doğrudur der.

Ayrıca geleneksel mantıktaki nedensellik ilkesi de artık değerini kaybetmiştir. Çünkü bu ilkede neden sonuç etkileşiminin sadece nedenin sonuç üzerindeki etkisiyle sınırlandırılmaktadır. Oysa neden ve sonuç birbiriyle her durumda etkileşim içinde ve birbirleriyle doğrudan ilgililerdir.

Kısacası; Marx’ın, Hegel’in diyalektiğini geliştirerek ortaya koyduğu yöntemle, Aristo Mantığının düşünmenin tek ve genel yöntemi olmadığını, bu mantığın gelişmenin ve hareketin yalnızca bir anını aklın soyutlayarak ortaya koyduğunu söyler. O da göreceli, değişen bir değer taşıdığını gösterir.

Written by aradadusunur

06 Eylül 2010 at 13:36

Felsefe kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , ,

mantık ve diyalektik (1)

leave a comment »

Mantık denilince akla direk doğal olarak Aristoteles gelir. Aristo’ya göre mantık, yani geleneksel mantıkta; gerçek bir nesnenin özellikleri kesin ve net olarak belirlenmiştir, bunlar değişmez ve mutlak kabul edilir.
Aristo mantığı’nda çelişme yanılgının, özdeşlikse doğruluğun belirtisidir. Her şey için tek bir doğru vardır. Doğru evrenseldir, ölümsüzdür ve mutlaktır. Bu mantık değişimden ve hareketten yoksundur. Kısacası Aristo Mantığı dinin temelini oluşturan mantık gibi, dogmatik ve mutlakçıdır.

Oysa Hegel’e göre Aristo Mantığı artık geçersizdir ve bu ancak diyalektikle aşılır. Hegel’e göre çelişme yanılgının belirtisi olmayıp, düşüncelerin gelişimi için gereken ve zorunlu olan bir koşuldur. Akıl, bir şeyin mutlak doğruluğu veya mutlak yanlışlığı ile sınırlandırılamaz.

Hegel’e göre akıl şöyle olmalıdır;

aynı şey üzerindeki çelişkiler birbirinden hiçbir şekilde ayrılamaz, hep birbirlerini çağırır ve bunu şart olarak sunar. Çünkü bu çelişkilerin her biri gerçekliğin kesin olmayan ama zorunlu olan tek bir yanını temsil eder. Karşıt düşünceler, kendisini yıkan ve daha yüksek bir noktaya evrilen düşünce içinde tamamlanır veya geliştirilir. İşte bu çelişkileri ortaya çıkaran ve özdeşleştiren diyalektik, mantığa gerçeklik özelliği kazandırabilir. Bu şekilde mantık dinamik bir hale geçmiş yani gelişmiş mantık olur.

Düşünce diyalektik; tez, antitez ve sentez üçlüsünü ( muhteşem üçlü ) temel alır. Her tezin karşısında bir antitez olur ve bu çelişki sentezle ortadan kaldırılabilir. Eğer tez ve antitez aynı anda sentezin içerisinde yer alıyorsa bu çelişki çözümlenemez ve antagonizmaya evrilir.

Diyalektik düzlemde çelişkinin var olduğu gerçeğini yaşam ve ölüm örneğiyle kolayca gösterebiliriz.

Bu demek oluyor ki; ölüm tek başına olmuş olsa bize hiçbir anlam ifade etmez. Ölümün kavranabilmesi için zıttı olan yaşam kavramının bilinmesi gerekir. Yani ölüm yaşamın zıttıdır, bu şekilde yaşam ölümü kendiliğinden çağırmış olmaktadır.

Bu da bize gösteriyor ki; bir şeyin durumunu ancak o şeyin zıttını kullanarak anlayabiliyoruz. Çünkü yaşamı ölümden soyutlayarak anlamak ve düşünmek mümkün değildir. Kısacası çelişkiler birbirini itmez bilakis mıknatıs gibi birbirini çekmektedir. Zıtlıklar kendi kendilerini beslemektedir.

Bu düşünceyi aşabilmek yani doğruya ulaşabilmek için bu zıtlıkları içine alıp bize daha gerçek görünen yeni bir düşünce içinde birleştirilmesi gerekir. Bu da sentezle mümkündür.

devamı; mantık ve diyalektik (2)

Written by aradadusunur

06 Eylül 2010 at 13:28

Felsefe kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , ,

diyalektik materyalizm (2)

leave a comment »

bu yazı diyalektik materyalizm (1)‘in devamı niteliğindedir.

İnsan, yanlış bir düşünme yönteminin içerisine girerse o düşünce yöntemiyle olayları yönetmekten ziyade kendisini o olayların yönetmesi durumuna geçer ve düşünce sadece yanılsamalar ve hayaller olarak kendi başına kalır. Fakat insan doğayı tanıdığı ve düşüncesinin hareketini dış dünyaya uydurduğunda gerçeğin boynunu büker ve o gerçeği değiştirme gücünü de elde edebilir.

Diyalektik materyalizm; zorunluluğun krallığından özgürlüğün krallığına sıçranılmasını sağlayan yöntemdir.

Diyalektik materyalizmin amacı;

insanı dünyanın efendisi yapmaktır. Çünkü eskilerdeki basit mantıkla, dünya insan için yaratılmıştır. Bu kısmen doğrudur yani yaratılma anlamından ziyade dünya, insanın hükmedebileceği, toprağını işleyeceği, doğayı ihtiyaçlarına göre gerektiğinde düzenleyebileceği bir yerdir. Ve bu gerçeğe diyalektik materyalizm yöntemi kullanarak bu dünyaya hükmetme gücünü insan daha da arttıracaktır. Buradaki hükümran ifade, insanın insan üzerine hükmetmesi değil (çünkü bazıları sosyalizmi bilmeden yine karalamak için faşizmle ilişkilendirebilir ), insanın doğaya hükmetmesidir.

Diyalektik materyalizm her koşula ve bu koşullarla birlikte her şeye uygulanabilir bir yöntemdir. Her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu gerçeği farkedildiğinde;

bu yöntemi doğaya ( canlı, cansız maddelerin tamamına ) ve dünyaya ( topluma ve tarihe ) uygulamak gerekir.

Written by aradadusunur

06 Eylül 2010 at 13:18

Felsefe kategorisinde yayınlandı

Tagged with ,

diyalektik materyalizm (1)

leave a comment »

Diyalektik materyalizm; her yeni soruna, eski uygulanabilen maddeleri içinde barındıran bir kavram değildir, çünkü diyalektiğe bakış hegelci gibi olmayıp sürekli olarak soyutlamalar yaparak kendi kendini tekrar eden bir yapı üzerine kurulmamıştır.

Marksizmde hiçbir yeni durumda eski kalıplaşmış yöntemleri uygulayarak çözme mantığı yoktur. Marksist diyalektik’te, yeni sorunun analizinin eskiden bağımsız olarak yeni bir şekilde tez olarak ortaya konulması ve bu tezin nedensellik bağlamında yapılarak senteze ulaşması üzerine kuruludur.

Marksist diyalektik, Hegelcilik’ten ayrıldığı bir diğer noktada dogmatik felsefeyi benimsememesidir. Çünkü felsefe, bilimlerin sentezi olması sebebiyle kapalı donmuş bir öğreti olarak kabul edilemez. Her şeyin, her an gelişmekte ve değişmekte olduğu gibi felsefenin de bu değişimden kendine düşen payı aldığı bir gerçektir.

Marksist diyalektik’te insan aklı en büyük güçtür. İnsan aklının bilemeyeceği, hiçbir mutlak güç yoktur. Bu bağlamda insan aklı durmaksızın ilerlemek, mutlak bilgiye ulaştığını söylemeden gerçeğe yaklaşmak zorundadır. Dogmacılığı kesinlikle yok sayar ve tartışmasının yapılmaması gerektiği söylenilen mutlak hakikat olarak tabir edilen kavramları kesinlikle tartışılması ve eğer doğruysa bile geliştirilmesi gerekliliğini ortaya koyar.

Marksizmi bir mutlakçılık ve diyalektikten uzaklaştırma çabası sonrası Marx, kendisinin marksist olmadığını söylemiştir. Bu diyalektiğin gücünün alçaltılmak istenmesine bir tepki olarak söylenmiştir. Sonuçta Marx, hiçbir zaman kutsallaştırılmamayı ve fikirlerinin dogmatikleştirilmemesini istemiştir.
Lenin de der ki;

“(…) Şu söz götürmez doğruyu iyice kafamıza yerleştirelim: bir marksist dünün kuramını değil, yaşayan gerçekliği, belli ve somut gerçekliği göz önünde tutmalıdır. Her kuram geneli, esaslıyı işaret edebilir, fakat yaşamın karmaşıklığını ancak yaklaşık olarak belirtir. (…)”

Marx’ı peygamber olarak gören kişi, marksist değildir.

Marksist; Marx’ın diyalektik yöntemini kullanarak hareketli gerçeği durmadan inceleyip, çözümleyen ve bir tezi düzeltmek için marksist kuramın temellerinden yararlanan kimsedir.

devamı; diyalektik materyalizm (2)

Written by aradadusunur

06 Eylül 2010 at 13:10

Felsefe kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , , ,

mekanist materyalizm

leave a comment »

Doğadaki bütün olayları yani fiziksel, ruhsal, kimyasal, biyolojik, toplumsal olayları en basit maddesel olaylar haline sokmaya çalışan materyalizmdir.

Mekanist materyalizm Marx ve Hegel’in metafizik olarak tabir ettikleri eski mantığa dayalı bir öğretidir. Buna göre; doğa olayları sonuç bağlantılarıyla birbirine bağlı olup bu bağlantılar hem tek yanlıdır hem de değişmezdir. Bu bağlamda ilk ve ana nedenler hep mekanik olgulardır.

Mekanizm katı bir nedensellik kuralına dayanır ve gelişim ve değişimleri kesinkes göremez. Diyalektik materyalizm’den kesin ve net bir şekilde ayrılmaları bu nedenden ötürüdür.

Mekanist materyalizm, bütün olguları tek bir nedene indirgeyerek sorunların çözümünün yeterli olacağını söyler.

Bu demektir ki;

1) Yaşam ile ilgili olarak biyolojik yasaları doğrudan fiziksel ve kimyasal olaylara indirger.
2) Zihin konusunda bütün her şeyi fiziksel olaylara indirger.
3) Toplum konusunda ise bütün ilişkileri maddesel yani ekonomik bağlantılara indirger.

İşte bu üçüncü madde, marksizmi bilmeyenlerin onunla ilişkilendirdikleri yöntemdir. Bu aptallar, marksistlerin hayatlarının para olduğu gibi gerizekalıca bir fikir yürütme cehaletine düşerler. ama bu aptallar bilmezler ki; bu maddeyi Marx kesin bir dille reddeder. bu aptallardan ikisi sıkça belirttiğim kişiler olan Karl Kautsky ve Eduard Bernstein’dir. Marx’ın bu yöntemi reddetmesinin sebebi; ilişkilerin sadece ekonomik bağlantılara indirgenmesi tarihin kaderci ve salt ekonomik yorumunu ortaya çıkarmasıdır. Fakat diyalektik burada devreye girer ve bu yorumu tamamen yoksayar.

Marx ve Engels bu mekanizmin tuzağına düşmüş Feuerbach’ı da eleştirmekten geri kalmaz. Çünkü Feuerbach mekanizmi diyalektiğe uygulayamamıştır ve mekanizmin tutsaklığında kalmıştır.

Şöyle ki;

“(…) Feuerbach burada madde ile ruh arasındaki ilişkilerin belli bir yorumlanışına dayanan ve genel bir dünya görüşü olan materyalizmi, belirli tarihsel konakta yani 18. yüzyıl’da bu dünya görüşünü belirten özel biçimle karıştırır. Bununla da kalmaz, onu, 1850-1860 arasındaki on yıllık dönemde Büchner, Vogt ve Moleschott’un öne sürdüğü ve bugün bazı biyologlar ile hekimlerin kafasında yaşayan, 18. yüzyılın kaba materyalizmi ile de karıştırır. (…)”  [1]

Mekanist materyalizm, değişimi yoksaydığı yenilikten ve her şeyi donmuş saydığından yetersiz bir materyalizm yaklaşımıdır.

Mekanizmin içine düştüğü bu tutsaklıktan ve yetersizlikten kurtaran; marksizm, yani diyalektik materyalizm’dir. Mekanizmin bütün eksiklerini tamamlamıştır, diyalektik materyalizm.

[1] felsefe incelemeleri – karl marx, friedrich engels

Written by aradadusunur

06 Eylül 2010 at 12:32