aradadüşünür: " j'accuse… "

Labor Omnia Vincit

Archive for the ‘Siyaset’ Category

Grigori Zinoviyev

leave a comment »

(23 Eylül 1883 – 25 Ağustos 1936)

Sovyetler Birliği siyasal önderlerinden. Politbüro üyeliği, Petersburg Parti Sekreterliği ve Komintern Başkanlığı yapmıştır. Lenin üzerinden dönen güç  savaşlarında kendisini Lenin’in yerine ilk aday olarak gören Zinoviyev, tüm  tartışmalarda, Lenin’in yerine geçebilecek aday olarak görülen bir diğer lider Lev  Troçki’nin karşısında tutum almıştır. Ve Zinoviyev, diğer bir Politbüro Üyesi Josef  Stalin ve Lev Borisoviç Kamenev ile birlikte, Troçki’nin devrim yolunda geçmişte de  yaşadığı gibi değişken bir tutum alacağı öngörüsüyle Politbüro’daki  etkinliğini yavaş yavaş ortadan kaldırmak istemiş, kaldırmış ve Troyka’yı  kurmuşlardır.

Troyka’nın kurulmasının ardından ilk parti kongresinde, Zinoviyev partiye yönelik  eleştirileri “Menşevizm” olarak addedeceklerini söylemiştir. Parti disiplininin devrim  başlangıcında tüm gücüyle olması gerekliliği üzerine bu karar alınmıştır, olması  gereken de budur. Fakat bu tutum elbette yine Troçki’nin hoşuna gitmemiştir. Tabii  bunun ardından parti içerisindeki tüm hizipçiler yavaş yavaş temizlenmeye başlanmıştır. Bu temizlik kimilerinin partiden atılmasına, kimilerinin sürgün yemesine neden olmuştur. İleriki zamanlarda ise bu temizlik içerisinde ölüm cezaları da yer almıştır. Durumun vahameti bu noktaya gelirken, parti yöneticilerine, Politbüro Üyeleri’ne suikastler düzenlenmeye çalışılmıştır. Temizliğin başlangıç nedenleri arasında bu suikastler büyük yer tutmaktadır.

Daha sonra Zinoviyev’in Komintern’de yenilgiye uğraması, Troçki ile “Birleşik Muhalefet”i kurmasına neden oluşturmuştur. Devamında “Tek Ülkede Sosyalizm” teorisini kabul etmeyip, “Leninizm” adlı kitabında; sosyalizmin nihai zaferinin tek bir ülkede gerçekleşmesinin mümkün olmadığını, sosyalist düzenin kapitalizm üzerindeki nihai zaferinin ancak uluslararası boyutta gerçekleştirilebileceğini ileri sürmüştür. Ki bu da Troçkizm’in temel dayanak noktalarından birini oluşturan savdır. Stalin ise buna yanıtı, Ocak 1926’da yayınladığı “Leninizmin Sorunları” adlı kitabında şöyle vermiştir: “Tek ülkede sosyalizmin reddedilmesi; sosyalizmin kurulacağına duyulan güveni yıkmak, Lenin’in yolunu terk etmek ve yenilgiyi kabul etmek demektir. ”

Bu gelişmelerin ardından Zinoviyev, Troçki’nin geçmişte yaptığı gibi bir öz eleştiri vererek partiye kabulünü istemiştir ve parti de kendisini kabul etmiştir. Devamında Stalin’i yere göğe sığdıramayan Zinoviyev bir süre sonra da Stalin’e karşı suikast düzenlemekten yargılanmış ve yargı safhasında da Ekim Devrimi’nde Bolşevik İktidar karşıtlığı üzerinden yürüttüğü politikalar gündeme gelmiştir ve bundan da yargılanmıştır. Zinoviyev de kendisine yöneltilen tüm bu suçlamaları kabul etmiş olup 25 ağustos 1936 yılında idama mahkum edilmiştir ve yine aynı gün kurşuna dizilerek öldürülmüştür.

Troçkistlerin Stalin’e karşı yürüttüğü sistematik saldırıların bir bölümü de, parti içerisi yargılamalarıdır. Ve tabii her zaman söyledikleri gibi; stalin, “tek adamcı” ve “sosyalizm düşmanı” olmuş oluyor böylelikle.

Reklamlar

1921 kronstadt ayaklanması

leave a comment »

İlk olarak Kronstadtlı Denizciler’in 1921 ayaklanması öncesindeki durumları nasılmış ona bir bakalım;

1905 Rus Devrimi’nde, Kronstadt Karacıları ve Denizcileri Çar’a karşı ayaklanmışlardır. 1917’de ise Avrora Kruvazörü’nün desteğiyle Kerenskiy Hükümeti’ne karşı yürümüşler ve bu yürüyüş, Ekim Devrimi’nin başarıyla gerçekleştirilmesine önemli derecede katkı sağlamıştır. Mart 1921’de ise Kronstadtlı Denizciler bu kez de Bolşevik Hükümet’e karşı ayaklanmışlardır. Devrimin yeni gerçekleştiği bir ülkede normal karşılanması gereken ekonomik kriz, halkın bir kısmı için yoğun bir şekilde rahatsızlık yaratmıştır ve Bolşevik Komiserler’e karşı duyulan güven, bir kısmı için ciddi şekilde azalmıştır. Ve işte Kronstadtlı Denizciler de Bolşevik Hükümet’e duydukları güvenin kaybolmasıyla birlikte, devrime olan inançlarının da kaybolduğunu fark etmişlerdir -tabii anarşistler bunun pek böyle olmadığı konusunda ısrarcılardır-. Bu güvensizlik ve inançsızlık durumunun ardından, Kronstadtlı Denizciler’in tekrardan örgütlenerek hükümete kendi taleplerini iletmesi durumu gerçekleşmiştir ve bu taleplerin kabul görmemesi durumunda Sovyetler içinde seçime gidileceğini ve bu seçimin de gizli oylamayla yapılacağını beyan etmişlerdir. Bir bakıma bu durum; Kronstadtlı Denizciler’in kendilerine duydukları özgüven sonrası Bolşevik Hükümet’e karşı kendi taleplerini ortaya koyarak restleşme boyutuna taşıdıklarını bize söyler. Bu restin altında yatan neden ise; Ekim Devrimi’nden kastedilenin devrimin bu olmadığı ve yeni bir devrimin olması gerektiğidir, Kronstadtlı Denizciler için.

Denizcilerin ‘kölelikten kurtulma’ adını verdikleri bu talepler; işçilerin iş değiştirebilme özgürlüğü, sol-kanat grubun işçi ve köylülerinin basın ve konuşma özgürlüğü, işçi sendikalarının toplanma ve örgütlenme özgürlüğü, köylü ve zanaatçının kiralık emek kullanmadan üretim özgürlüğü, köylerden şehirlere yiyecek satmak için gelenlerin mallarına el konulması korkusunun ortadan kaldırılıp alışveriş edebilme özgürlüğü, hükümetin komiserlerinin fabrikalardan geri çekilmesi, işçilere maaşlarının değeri olmayan kağıt para ile değil altın olarak ödenmesi. Bu talepleri pek tabii anti-bolşevik talepler olarak değerlendirmek mümkün değildir.

Bu talepler için oluşturulmak istenen diyalog, ordu ve savaş halk komiseri Lev Troçki ve Petersburg Parti Başkanı Grigori Zinoviyev tarafından reddedilip teslim olmaları istenmiştir, aksi takdirde “keklik gibi avlanacaklar”ı söylenmiştir ve öyle de olmuştur. Bu isyanın bastırılması yönteminin analizini Lenin üzerinden yapan anarşistler kısmen yanıldıklarını göz ardı etmemeleri gerekmektedir. Çünkü yönetim kademesinde her ne kadar belli bir hiyerarşi olsa da tüm kararların sorumlusu, o karar üzerindeki en yetkili kişiye aittir ve uygulanan bu yanlış yöntemin en büyük sorumlusu da Troçki’dir.

Kronstadt Ayaklanması’nın bastırılması Sovyetler açısından ‘karşı devrimci ayaklanma’ olması sebebiyle haklı bulunabilir fakat yukarıda da bahsettiğim gibi ayaklanmanın bastırılma yönteminin yanlışlığı da bir gerçektir.

(bkz: Savaş Komünizmi)

(bkz: NEP)

Written by aradadusunur

15 Ekim 2010 at 02:33

ispanya iç savaşı

leave a comment »

İspanya İç Savaşı’nın önemi (Troçkistler vs Stalinistler vs Anarşistler) vs(?) Faşistler arasında yaşanmıştır. Tartışmalar, yenilginin nedenleri üzerinden şekillenmektedir. Kimilerine göre suçlu, Stalin nazarında Sovyetler, kimilerine göre Halk Cephesi Hükümeti’dir.

Peki İspanya İç Savaşı’nda neler yaşandı;

1933’te yapılan seçimlerde sosyalist parti ve komünist parti her ikisi birden meclise milletvekili çıkarmış olup, en büyük parti olarak ise Ceda çıktı. Anarşistler ise bu seçimi boykot ettiler. o dönem yeni kurulan cumhuriyetin sarsıntıları devam etmekte olup, hükümetin başarısız politikaları sonrası küçük-burjuvazi de sağa meyletti ve Hitler’in iktidara gelmesiyle birlikte bu meylediş, doğrudan sağa geçişi sağladı. Seçimler, büyük başarı elde eden sağcılara, işçi sınıfını ezmek için kendilerinde bir cesaretin oluşmasına neden oldu. Ve bu dönem itibariyle de bunu örgütlülüğe dönüştüren faşistler, falanjları oluşturmaya başladı.

Sağın bu şekilde güç kazanmasının ardından Cnt, grevlerle yeni bir mücadelenin ateşini yaktı. Katalonya’da ve Saragosa’da büyük başarı sağlanan grevler sonrası İçişleri Bakanı, “Marksist devrimcilere karşı savaşma zamanı geldi” ifadesiyle birkikte tutuklamaların fitilini ateşledi. Bu dönemin ardından sol cumhuriyetçiler, sosyalistler ve komünistlerden oluşan Halk Cephesi kuruldu. 1936’da yapılan seçimlerde Cnt önceki seçimlerde uyguladığı taktiği bırakarak, boykot kararı açıklamayıp Halk Cephesi’ne dışardan destek sağladı. Ve Halk Cephesi oyların büyük çoğunluğunu alarak iktidara geldi. Halk Cephesi’nin iktidara gelmesi sonrasında koltuk dağılımıyla sol cumhuriyetçilerin, cumhuriyetçi birlik ve cumhuriyetçi sol ile beraberliğiyle cumhuriyetçi bir hükümet kurulmuş oldu.

Cumhuriyetçi hükümetin kurulmasının ardından, Fas’ta bulunan General Franco askeri birlikleri, isyanların tetikleyiciliğini ve  faşist saldırılar yapmaya başladı. Bu isyanların yancılığını da faşist falanj örgütünün çeteleri yapmaktaydı. Ve ordu da halk cephesi hükümetini devirmek için planlar yapmaya başladı.

[Bu saldırılar sonrası cumhuriyetçi hükümet, durumun vehametini önceden algılayamayarak bir hatanın pimini çekti ve savunmaya geçen anarşistler ve Poum önderliğindeki militanlaşma sürecindeki halka silah vermedi. Buna rağmen Katalonya’daki güçlü halk desteğini de arkasına alan anarşistler faşistleri ezip geçti ve hemen mülksüzleştirme işlemine başladılar. Anarşistlerin bu başarısı cumhuriyetçilerin dikkatini çekti ve anti-faşist milis birliklerine anarşistlerin de dahil edilmesini sağladılar. Bu, anarşistlerin iktidarla yakınlaşması kimliklerinin yitirilmesi gibi bir sorunun ortaya çıkmasına neden oldu. Bunu önceden fark edenlerden birisi ise, Buenaventura Durruti idi.]

Hükümet bu planların hiçbirini önceden tespit edemeyip, sıkıyönetim ilan etmekle yetindi fakat Cnt’nin genel grev tehdidi sonrası sıkıyönetimden vazgeçmek zorunda kaldı. Hükümet önlem almayı beceremeyince falanjistler giderek güç kazanmaya başladı ve tabii bunun ardından Cnt genel grev çağrısında bulundu. Başlanılan genel grev, faşist işgal altında da devam etti ve grevciler, greve son verilmesi çağrısını reddettiler.

Hükümet halen silah desteği sağlayıp sağlamama konusunda tereddüt yaşarken, Katalonya’daki ileri işçiler büyük kayıplar vermelerine rağmen darbecileri yenilgiye uğrattılar. Madrid’de de direniş kazandı, bu direnişlerin zaferle sonuçlanmasının yanı sıra Franco’nun kaybettiği askerlere takviye Almanya ve İtalya’dan olanca hızıyla ve tüm gücüyle sağlanmaktaydı. Sovyetler’in silah yardımı, sayesinde kazanılan Madrid haricinde diğer bölgeler için pek yeterli olmadı. İtalya bu savaşı, yeni dünya savaşının habercisi olduğunu düşünerek, kendi savaşıymışcasına sahiplenip; Franco’ya onbinlerce asker, top, tüfek, uçak, denizaltı vs. yardımı yaptı.

Buna rağmen Sovyetler’in Madrid savunmasına yaptığı yardımlarla birlikte oradaki anti-faşist birlikler büyük bir mücadeleyle, İtalyan faşistlerinin Madrid’den geri çekilmesini sağladı. Madrid direnişinin başarısı burjuvazinin korkmasına neden oldu ve işçilere silahlarını bırakması çağrısında bulundular. Çünkü düzenin ayakları çatırdamaya başlamıştı. İşçilerin güçlenmesinin ardından Halk Cephesi’nin güçlü olduğu bölgelerde tüm siyasi tutsaklar serbest bırakılmış, topraklara el konulmuş, kiliseler hastane veya okula çevrilmiş, kürtaj ve doğum kontrolü yasallaşmış, kadın özgürlüğü genişletilmiş, genelev ve pavyonlar kapatılmış, ev kiraları ve taşımacılık ucuzlamış, kasket dışındaki şapka türleri burjuva simgesi olarak küçümsendiğinden halk bunu kullanmayı reddetmiş, kadınlar pantolon giymeye başlamış, kısacası sistem değişikliği için gereken adımlar yavaş yavaş atılmaya başlanmıştır.

Madrid savunmasında direniş örgütlemesini yapanlardan birisi de Dolores İbarruri’dir. Ki kendisi radyoda en ateşli konuşmaya imza atmıştır. İşçilere, köylülere, anti-faşist ve yurtsever İspanyollar’a Asturias ellatlarının zaferine izin vermemeleri konusunda çağrıda bulunmuş ve “No Pasaran” demiştir. bu söz, devamında anti-faşist direnişin simgesi haline gelmiş olup, her yere bu yazılmaya başlanmıştır. “NO PASARAN!”

Ve Halk Cephesi kamulaştırma, kolektifleştirme, işçinin gücü ele geçirmesi adımlarını atarken, karşı devrimciler de Franco’yu hükümet başkanı seçip kilisenin etkinliğini arttırarak, şiddet ve katliam ile muhalefeti ezmeye başladı. Franco başkan seçilmesinin ardından, kitlesini oluşturabilmek için diğer sağ partilerden güç kazanarak tabanını oluşturmayı ilk hedef olarak ortaya koydu. Ve Franco, falanjın tüm kitlesini kontrol altına alıp aşırı sağ ile birleşmeye zorladı. Artık Franco, faşist bir kitle partisinin de başkanıydı.

Madrid’de ve Katalonya’da geri püskürtülen Franco, diğer cephelere göz dikti. Kuzeydeki Bask Bölgesi Alman Hava Kuvvetleri tarafından bombalamaya başladı. Bu bombalamanın hemen ardından binlerce ölümün yaşanması sonrası diğer ülkeler bu yaşananlara tepki gösterdi ve Hitler Burgos Cuntası’ndan hemen bir açıklama yapmasını istedi. Bu açıklamayı hemen duyuran cunta, bombalamayı geri çekilen anarşistlerin yaptığını söyleyerek Hitler ve ordusunu temize çıkardı. Böylelikle faşistler, direniş görmeden şehri ele geçirdiler. Franco giderek güçlenmekteydi. O dönem İngiltere, Fransa ve Almanya arasında, Münih Paktı imzalandı ve Franco buna tarafsız kaldığını ilan etti. Bu durum da, Almanya’nın silah yardımını kesmesine aracı oldu. Fakat bu yardımın yeniden başlatılması adına İspanya ve Almanya arasında Ekonomik İşbirliği Anlaşması imzalandı. Bu silah yardımıyla yeniden güç kazanan Franco, Katalonya’ya saldırdı ve saldırı sonrası, katalonya da Franco tarafından işgal edilmiş oldu. Bu işgallerin ardından ülkeler birbiri ardına Franco Hükümeti’ni tanımaya başladı. Manuel Azana, sosyalistler, cumhuriyetçiler ve bir takım anarşistler direnmenin artık anlamsızlaştığını söyledi, buna karşın komünistler, Juan Negrin ve az sayıda anarşist ise umutsuz da olsa bu direnişin devam ettirilmesi yolunda karar kıldı. Fakat bu direniş çabası da yeterli olmayınca Franco, Madrid’i de işgal ederek savaşı 1 Nisan 1939’da bitirdiğini ilan etti.

İspanya İç Savaşı sırasında Sovyetler’de Troçkizm şekillenmekteydi. Troçkizm, Sovyetler’de karşı devrim propagandasını arttırmasıyla ve Stalin’in buna müsamaha göstermemesi sonrası giderek büyüyen bu iç sorun, Sovyetler’in İspanya’daki savaşa yardım etmesinin önünde bir engel olarak kaldı. Konuyla çok yakın olmamasına rağmen şu bilgiyi de es geçmeyeyim; İkinci Dünya Savaşı öncesinde Polonya konusunda Stalin’in Hitler ile “anlaşması”nı büyük bir yanlış olarak değerlendirenlerin, Stalin’in yeni bir dünya savaşının yaklaştığını farketmesiyle, bu savaşın tarihini ertelenmesini ne kadar sağlayabilirse, savaş gücünün o kadar artacağı yolundaki düşüncesini gözardı etmemeleri gerekmektedir. Ve Stalin’in buradaki ileri görüşlülüğü İkinci Dünya Savaşı zaferiyle kanıtlanmıştır.

Öte yandan Halk Cephesi iktidarında çoğunluğu sağlayan cumhuriyetçilerin, kapitalizmi sahiplenmek adına işçilerin direnişlerine yardımları aksatması, kimi zaman yardımda bulunmaması savaşın kaybedilmesinin nedenleri arasındadır. Bu savaşta anarşist ve komünistlere desteği vermeyen hükümet, kendi yenilgisine de razı olmuştur.

post-marksizm

leave a comment »

Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası ortaya çıkmış, Marksizm’in günümüze uyarlanması gibi garip bir tanımlama içerisinde olan tutumu ifade etmektedir. Post-Marksistler, Marksizm’i geliştirmek olarak adlandırdıkları bu tutum ile, Marksizm’in temeli diyalektiği bertaraf edip, sınıf anlayışını reddederler. Post-Marksizm; başkalaştırdıkları “özcülük” ile yani bir bakıma “tekciliği”, Marksizm ile bağdaştırma işidir.

Post-Marksizm’in önemli teorisyenlerinden Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe’un ifadesiyle Post-Marksizm’in ortaya konulma nedeni;

“(…) Marksist kategorilerin günümüzde ne ölçüde geçerli olduklarını ciddiyetle tartışmak, ancak bir evrensel sınıfın ontolojik olarak ayrıcalıklı konumuna dayanan her türlü epistemolojik imtiyazdan vazgeçtiğimiz takdirde olanaklı olacaktır. Bu noktada açıkça ifade etmeliyiz ki, şimdi artık Post-Marksist bir zeminde duruyoruz. (…)”

ifadesi şeklindedir.

Peki Post-Marksistler’in, Marksizm üzerine getirdikleri “eleştirilerin” yeni bir -izm doğmasına yol açması gerekmiyor mu? Bir ideolojinin üzerine yeni bir ideolojinin kurulması mantıklı olmamakla birlikte, Marksizm’in üzerine kurulan hiçbir ideolojinin de olamayacağını düşünüyorum. Çünkü Marksizm, bir ideoloji değil, ideolojiler üstüdür.

Marksizm’in ortaya koyduğu siyaset tarzını postlarla aşmak mümkün değildir. Çünkü kapitalizme karşı en keskin siyaset Marksizm’e aittir. Oportünistlerin başvurduğu Marksizm üzerine kelime oyunlarıyla içeriksizleştirme işleminin bir diğer bölümü de Post-Marksizm adı altında devam etmektedir. Oportünistler bunu Marksizm adı altında yürütür, diğerleri ise Post-Marksizm. Aralarındaki tek fark, post kelimesidir.

Post-Marksizm’in Sovyetler sonrası ortaya çıkış nedeni ise; Marksizm’in, Leninizm ile yeni bir kimlik kazanarak dünya siyaset arenasına çıkmış olması ve sovyetlerde Marksizm-Leninizm’in iktidardan 1956’da devrilmesi sonrasında bu çöküşün nedenlerini araştırıp fakat bu 1956’yı görmezden gelerek devamındaki otuzbeş yılı da Marksizm-Leninizm ile bağdaştırarak ideolojiye yeni bir boyut kazandırmaktır. Bu otuzbeş yılı da dahil ederek yetmiş yıllık sovyet deneyimini eleştirel yaklaşan Post-Marksistler, Lenin’in ve Stalin’in uygulamalarını Marksizm’i “alaşağı” etmek için kullanmaktadırlar. Sınıf kavramını reddeden Post-Marksistler, bu reddedişle birlikte Leninizm’i hiyerarşik, disipliner ve seçkinci olarak adlandırmaktadırlar.

Peki Leninizm gerçekten hiyerarşik, disipliner ve de seçkinci midir? Evet Leninizm disiplinerdir, anarşistlerin de kısmen savunduğu öz disiplinin bir üst modeli olan; çelik disiplini şart olarak ortaya koyar. Gerçi bir üstü de diyemeyiz biraz fazla üstüdür bu. Lenin bu şartı, küçük burjuvazinin proleterleştirilebilmesi için gerekli olduğu yolunda şu sözlerle ifade eder;

“(…) Küçük üreticiler, proletaryayı her yandan bir küçük burjuva havası içine hapsederler, proletaryayı etkilerler, onun bilinçlenmesine engel olurlar; bunlar, proletaryanın saflarında durmadan, karakter yoksunluğu gibi, dağınıklık gibi, bireycilik gibi, büyük heyecandan umutsuzluğa geçiş gibi küçük-burjuvaziye özgü niteliklerin yer edinmesini sağlarlar. Buna karşı direnebilmek için, proletaryanın örgütlendirici rolünü başarıyla ve zafere kadar yerine getirmesini gerektiği gibi sağlayabilmek için, proletaryanın siyasal partisi, kendi saflarında sert bir merkezi yönetim ve disiplin hüküm sürmelidir. (…)” [1]

İşte Leninizm’in disipliner yapısı bu şekilde kısaca özetlenebilir.

Peki Leninizm hiyerarşik ve seçkinci midir? Günümüz toplumsal algıdaki karşılığıyla bir hiyerarşi Leninizm ile ilişkilendirilemez ve böyle bir hiyerarşi yoktur. Sadece bilinçlenmenin tam anlamıyla sağlanamadığı gerçeğinden yola çıkılarak örgütlenme modeli çizildiğinde bir hiyerarşinin varlığından söz edilebilir. Ve bu hiyerarşiyi tırnak içinde göstermek, doğru olandır.

Diğer seçkinci ifadesi, Leninizm’in yakınına dahi yaklaşamaz. Seçkinci ifadesi ile kastedilen; Stalin’in “tek adamcılığı” ve temizlik sonrası partide “seçkinlere” yer vermesine yöneliktir. buna Stalin’in ne yanıt verdiğine bakalım;

“(…)Parti; Rikov, Molotov,Kalinin, Tomskiy, Buharin olmadan nasıl yönetilir? Partiyi ancak kolektif olarak yönetebiliriz. Lenin’den sonra böyle bir şeyi düşünmek açıkça ahmaklıktır.(…)”

Son olarak; Post-Marksizm, Marksizm eleştirisini Leninizm ile birlikte yapar ve bu eleştirdikleri “özgürlükçü”, “eşitlikçi”, “adaletli” olmayan -izm’in yerine bir yenisini koyamamaktadır.

[1] Sol, Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı, V.İ.Lenin s.36 *Sol Yayınları*

Written by aradadusunur

24 Eylül 2010 at 22:23

küçük burjuva – petit bourgeois

leave a comment »

Marksistler için teorik olarak kanıtlanmış ve Avrupa’nın bütün devrimlerinin ve bütün devrimci hareketlerinin deneyimiyle tam olarak doğrulanmış bir gerçek varsa, o da kapitalist düzende, sürekli bir sömürü ve baskıya ve çok kez hayat koşullarının hızla kötüleşmesine ve yıkıma uğrayan bir toplumsal tip olarak küçük mülkiyet sahibinin, küçük üreticinin, aşırı bir devrimciliğe kolayca geçtiği, ama bu sınıfın tutarlı, örgütlü, disiplinli ve sağlam bir tutumu benimseyemediğidir.[1]

Küçük burjuva kaypaktır ve kaypak olduğu gerçeği de sınıf mücadelesi içerisindeki tutumundan ileri gelir. Kendini küçük burjuva olarak sınıflandıranlar haricinde, küçük burjuvaziye ait olmamasına rağmen küçük burjuva zihniyetini sahiplenen herkes kaypaktır.

Küçük burjuva kaypaktır. Çünkü küçük burjuva, bulunduğu sınıfı kaybetmemek-yani proletaryaya geçişi istememesi dolayısıyla- uğruna ve proleterlerin kendilerine vaad ettiği geleceği bir anda vermediği ve veremeyeceği için hiçbir zaman devrim için kılını kıpırdatmamıştır. Sadece gözünde büyütmüş olduğu, fakat büyük burjuvazinin yanında bir hiç olan küçük burjuvazi, kendisinin aslında bir değerinin olmadığının, sadece günü kurtarma derdinde olduğunun, günü kurtardığını sanıp sadece zorlukları ve sıkıntıları ötelediğinin farkına vardığı anda proleterlerin safında yer almıştır ve alacaktır.

Ancak; bu küçük burjuvazinin kaypak olmasına sebep olan durumdur bizzati. Proletaryanın devrim aşamasında, onun da kendi geleceğinin daha güçlü olabilmesi için proleterlerin safında yer alması gerektiğini söylemesi karşısında küçük burjuvazi, proletaryaya karşı gelme gibi bir düşünce içerisine girer. Çünkü her zaman için proletaryayı zayıf, güçsüz, aciz, zavallı görmüştür. Ayrıca; küçük burjuvazi, olmak istemediği, küçülttüğü, aşağıladığı proletaryanın karşısında, her zaman için yücelttiği, özendiği, onun gibi yaşamak istediği, kısacası olmak istediği büyük burjuvazinin hayalini kurar. Ama sahip olduğu sınıf onun hiçbir zaman büyük burjuvaziye ait olamayacağı gerçeğini ortaya koyar, bunun karşısında bir bakmışsın bizim küçük burjuvalar, proleterlerin yanında devrim ateşiyle saf tutmuştur. Fakat ortada bulunan her şeyin, her an rahatlıkla yön ve taraf değiştireceği gerçeği bilinerek, küçük burjuvazinin dr bir anda döneceğini, bilinçli bir proleter bilir. Küçük burjuvaların kaypaklığı da buradan gelir.

Bu demek oluyor ki; dün proletarya saflarında yer aldığı görülen küçük burjuvazi, proleterlerin en ufak bir güç kaybetmesi veya devrim yolunda tökezlemesi sonrası hemen bir telaşa kapılıp sınıfı -proletaryayı- terkeder. Ama bu terk ediş küçük burjuvazi açısından hiç de anormal bir durum değildir. Nedeni; devrimin, evrim sürecinin olmaması gerektiğine inanır. her şeyin hemen ve hiç durmadan, bir anda ve çaba sarfetmeden olması gerektiğine inanır. Bu sebepten ötürü, kesintisiz devrimin içerisinde yer alması, bu sınıf için imkansızdır. Çünkü yarın hangi tarafta yer alacağını, kendisi de net olarak kestiremez. Bugün, hangi tarafta yer alması onun çıkarınaysa, küçük burjuvazi o taraftaki yerini hemen ve hiç şekil değiştirmeden sadece bir bukalemun gibi renk değiştirerek alır.

Küçük burjuvanın en büyük özelliğinin kaypaklık olmasının yanı sıra bir başka özelliği de, her zaman çok derin bilgiler sahibi, analiz uzmanı, her şeyi ben bilirim edasıyla yayınlar yapmasıdır. Tıpkı bugün televizyonlarda, gazetelerde yazan burjuva ‘aydınları’nın yanında yer alan, diğer ‘aydınlar’ gibi. Ve işte bu diğer olarak nitelendirilen ‘aydınlar’ küçük burjuvadan başkası değildir. Gün gelir ordunun saflarında yer alır, çünkü ‘terör’ saldırıları artmıştır, anarşi ülkede kol gezmektedir; gün gelir şeriat geliyor diye herkesten daha çok milliyetçi, vatansever, devrimci olur; gün gelir ortam biraz durulduğunda herkese yaranabilmek için dindarların da haklarının olduğunu söyler; gün gelir kendilerine göre proletaryanın gücünün zayıfladığı anlarda işçinin-köylünün sesi olduğunu onların geleceğinin daha güzele ulaşması için çabaladıklarını ve kendilerinin de söyledikleri yolu izlemesi gerektiğini söyler. Kısacası ağzı bilinçsiz bir proletarya karşısında iyi laf yapar. Oportünizmin ve revizyonizmin temelini sağlamlaştıran ona önayak hazırlayan devrimci mücadelenin pasifize edilmesini sağlayan küçük burjuvadır. Proleterlerin kavgasının burjuvaziyle olması kadar net ve doğal bir şey yoktur, Ama yarın ne olacağı belli olmayan küçük burjuvayla proleterlerin arası her zaman için sürüncemededir ve küçük burjuvaziye çok dikkat edilmesi gerekir, çünkü tehlikelidir küçük burjuva.

Saf değiştirme, proleterlerde ve burjuvada olmaz. Bilinçli bir proleter her zaman için sınıfına sahip çıkar, tıpkı burjuva gibi. Ama küçük burjuva, kaypaklığın doğru olduğuna ve kendisi için en mantıklısının bu olduğuna kendisini inandırır.

Ayrıca medyadaki üstünlüğünü kullanan küçük burjuva, proleterlerin içerisindeki devrim ateşini yok etmek, pasifize etmek için farklı yollara başvurur. Bunlardan en önemlileri, evini geçindirmek için sabah akşam çalışan, temel ihtiyaçlarını zar zor sağlayabilen proleterlere, medya gücünü kullanarak reklamları dayatır ve çocukların duygularını sömürerek, küçük burjuva hayatının ‘güzelliklerini’ anlatır. Buna ek olarak tüm insanların müzikle, sanatla uğraşması gerektiğini, müziğin ve sanatın insanlığı kurtaracağını ve geliştireceğini söyler. Bu beyhude çaba, gereksiz aptalca zırvalamalardan başka bir şey değildir. Buradaki kasıt; müziğin ve sanatın boş uğraş olması değil, sadece bunların birer araç olarak kullanılmasının, proleterlerin sisteme kanalize olması gerektiğinin dayatılmasının küçük burjuvanın kendi emelleri doğrultusunda olduğunu ve bunun farkedilmesi gerektiği içindir.

Kapitalizm, proletaryanın temel ihtiyaçlarını karşılayamadığı, karşılayabilmesi için varını yoğunu ortaya koyması gerektiği bir sistem olup, proletarya kurtuluşa ulaşamadan, müzikle sanatla uğraşmasının ve bunun sınıfa dayatılmasının burjuvanın istediği ve kaypak küçük burjuvanın enjekte ettiği pasifize etme işleminden başka bir şey değildir.

Kaypak küçük burjuva, umutlarının kırıldığı günlerde proletaryanın yanında yer alır, diğer zamanlarda burjuvanın sözcülüğünü yaparken işini de adabına uydurmasının inceliklerini bilir. Anında bir barışsever, anında bir insansever, anında bir hayvansever, anında bir sanatsever, kısacası iyi olan her şeyin seviciliğine soyunur. Fakat tek bir şeye anında cephe alır; proletaryanın silahlı mücadelesine. onlara anında terörist damgası vurur, ideolojinin içeriğini boşaltmak için oportünizmin tüm inceliklerini kullanır, hedef şaşırtmaya çalışır, reformizmin, revizyonizmin doğruluğunu, günümüzde silahlı mücadelenin olmaması gerektiğini bas bas bağırır. Ama bilinçli ve bu savaşın doğruluğunu bilen proletarya her zaman için küçük burjuvanın kaypak olduğunu aklından çıkarmaz ve yolunu onu bilerek ve doğrultusunu da bu bilgi ışığında çizer.

Kaypaklık istenildiğinde, hemen görülemez. Zaman içerisinde, kendi çıkarlarının sorgulamasını yaptığı her gün, en ufak bir karamsarlık anında görülür. Ve bu küçük burjuvazide bu durum her zaman için görülmüştür.

Kapitalizmin motoru; burjuvazi, egzozu küçük burjuvazidir.

Proletaryaya en büyük ihaneti, sınıfın içerisinde veya yanında yer aldığını söyleyen iyiliksever, yardımsever, insansever kişiler veya öyle davranmayı gaye edinmiş kişiler yapmaktadır. Proletarya, bujuvazinin düşmanıdır, silahlı veya silahsız ona karşı girdiği bütün savaşlarda haklıdır, bu haklılığı küçümseyen veya karşı olan proletarya düşmanı bir kapitalisttir.  Küçük burjuvazi de kendi çıkarının proletaryanın yanında yer aldığını bilemeyecek cesaretsizlikte olduğu için ve gerçekten de öyle olduğu için tek kelimeyle; kaypaktır.

[1] Sol, Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı, V.İ.Lenin s.21-22 *Sol Yayınları*

Written by aradadusunur

07 Eylül 2010 at 15:55

Siyaset kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , ,

tanınmayan bir hak: vicdani ret

leave a comment »

İnsanın en kolay üretebildiği-üretebileceği şeylerden birisi; bahanedir. Bu demektir ki; sınırlanmaksızın, koşullar değerlendirilmeksizin rahatlıkla üretilebilen bir şeydir bahane.

Genel olarak Türkiye’de vicdani ret hakkının tanınması için verilen mücadelelere karşı olarak üretilen fikirlerden-bahanelerden bir tanesi ve belki de en fazla gündeme geleni; ‘şu an için devlet PKK ile savaş halinde, bu hakkı tanıyan diğer devletler ise savaş halinde değil. Bu bakımdan şu an böyle bir şeyin bizim ülkemizde konuşulması doğru olmaz.’

Evet vicdani ret hakkını kabul eden devletler örnek vermek bir bakıma doğru olabilir, ‘eleştiri’ getirirken.

Tabii oradaki ‘terör’ örgütlerini yoksayarak bu örneği vermek ne derece doğrudur, orası tartışılır.

Çünkü İspanya da Eta’yı, İtalya da Kızıl Tugaylar’ı, Almanya da KKK’i, Yunanistan da 17 Kasım örgütlerini bahane olarak ortaya koyabilirdi, bir şekilde.

Öncelikle vicdani ret bir sosyal hak değildir, bu bilinmesi gerekir. Bu demek oluyor ki; eğitim, ekonomik gelişim veya sınıfsal nitelik bakımından değerlendirilemez. Yani karşılaştırmayı yaparken temelden kopuş yaşanmasa fikir daha tutarlı bir şekilde ortaya konulmuş olur.

Vicdani ret hakkına karşı yöneltilen ‘eleştirilerden’ bir tanesi de; ‘daha önemli haklar var iken vicdani ret hakkının tanınmasını istemek gereksiz’.

Daha da önemli haklar var derken, bu önem sıralamasını kim neye göre yapıyor, orası havada kalıyor doğal olarak. Örneğin ben ve benim gibi düşünen birçokları için en önemli hak; insanın yaşam hakkıdır. Diğer temel haklar bu yaşam hakkına bağlı olarak değişkenlik gösterir, devlet de bunu var edebileceğini söyleyerek orada bulunmaktadır. Vicdani ret de bu yaşam hakkıyla birebir ilişki içerisindedir. Yani illa bir önem sırasına koyacak olursak vicdani ret diğer birçok haktan daha önemli pozisyona yükselebilir, bu şekilde düşünüldüğünde.

Ayrıca; hak aramanın, buna bağlı olarak hak kazanımının zamanı olmaz.

Vicdani ret hakkının ne olduğu konusunda yine diğer bildiğimizi sandığımız şeyler gibi yanılıyoruz. Kimileri için vicdani ret, korkakların sığındığı haktır, kimisi için sadece hümanistlerin kullanabileceği haktır, kimisi için de savaşılan tarafın yanında olmayı seçtiğinizin bir göstergesidir.

Fakat bu hakkı, ortaya konan gerekçeler hiçbir şekilde açıklamamaktadır.

Vicdani ret, emperyalist bir savaşın içinde bulunmamayı seçme hakkıdır ve o emperyalist emeller üzerine kurulu orduya hizmet etmek istememenin getirisidir. Vicdani ret hakkını kullanan/ kullanmak isteyenler, Türkiye için konuşmak gerekirse sadece TSK’ya değil, tüm ülkelerin ordularına karşı bir tutum sergilemiş/sergilemek istemişlerdir. Kısaca izah etmek gerekirse; postallar içerisinde silah tutmak istememektir, vicdani ret hakkını savunmak.

Eğer ki vicdani reddin bir korkaklık olduğu sanılıyorsa, konuyla uzaktan yakından ilgili olunmadığı ortaya çıkar, Türkiye’de vicdani retçilerin hangi zorluklarla karşılaştığını bilmiyorsunuz demektir. Çünkü onların karşılaştığı/karşılaşacağı zorluklar, askere gidip 15 ay sonra geri dönmekten çok daha fazladır.

Örneğin Türkiye’de bu hakkı kullananlardan bazıları, TSK ‘nın ve PKK ‘nın bu sorumluluğu birlikte taşıdığını, savaşın bir çözüm üretemeyeceğini ve bu savaşta ölenlerin hepsinin ‘sıradan’ insanlar olduğu, ‘sorumlulara’  hiçbir şey olmadığını söylemektedirler.

Tabii bunu kürt retçilerin bazıları için farklı değerlendirmek mümkün. Onların arasında PKK’nın bağımsızlık mücadelesine karşı savaşmamak, daha doğrusu bağımsız bir Kürdistan’ın kurulmasında karşı tarafta yer almamak için bu hakkı isteyenlerin olması elbette mümkündür.

Kendimize neden soramıyoruz, siz insan öldürmenin şart olduğunu söylüyorsunuz, ama bir insan öldürmemeyi seçemez mi?

Yine tekrar etmek gerekirse; hak kazanımının zamanı olmaz!

O vakit, kapanışı da Yıldırım Türker yapsın;

“(…) Gün gelecek, insanlık tarihinin yeniden yazımında kahramanlıklarıyla göğsümüzü kabartanlar; arkalarına adsız şehitlerin dev gölgesini almış, savaşlarda kazandıkları madalyalarla göğüsleri süslü, omuzları apoletlerle ağırlaşmış muzafferler olmayacak. Tarihin şu insana dar gelen loş döneminde her şeyi göze alarak vicdani ret hakkını savunan; direnişleriyle insana ve vicdana selam yollayanlar olacak.” [1]

[1] yazının tam metni

Written by aradadusunur

07 Eylül 2010 at 03:31

Siyaset kategorisinde yayınlandı

Tagged with ,

yeni faşizm

leave a comment »

“(…) Yeni faşizm, daha önce görülmemiş bir şekilde, devlet aygıtının seferber olmasına dayanır. Emperyalist sistem tarafından dışlanmışlardan ziyade, sistemin ürettiği otoriter ve asalak tabakalardan destek devşirir. Yeni faşizmin özelliği, artık doğrudan belli bir halk kesimini örgütleyememesidir. artık bizzat faşistleştirme de devlet aygıtının eseridir. Bir zamanlar ‘faşist devrim’in cephe gerisini denetleyen polis, adliye, haberleşme tekeli, otoriter bürokrasiler bundan böyle en ön saflarda savaşa girmek zorundadırlar. (…)”

“(…) Faşizm devletin içindedir, kendini en iyi hissettiği yer orasıdır ve Bay Marcellin’in kendi makamını baskınla almasına gerek yoktur. Günümüzün faşizmi, artık aşırı sağ grupların içişleri bakanlığını ele geçirmesi değil, içişleri bakanlığı’nın Fransa’yı ele geçirmiş olması anlamına gelmektedir. (…)”

Yeni faşizmi bu sözlerle ifade eden kişi Andre Glucksmann.Ve Yeni Faşizm’in tanımlamasını bu şekilde yapan Andre Glucksmann Sarkozy’i destekleyerek, evrim geçirip filozofluktan faşistliğe terfi etmiştir. Her şey değişiyor fakat böyle bir değişime tabi olmak da sadece insana özgüdür.

Yeni faşizm, eskiden olduğu gibi yurttaşı devletle özdeşleşmeye, egemen kültürünü özümsemeye ve hükümetin siyasetine itirazsız tabi olmaya zorlar. Sosyal demokrasinin muhalefet sıfatıyla sisteme eklemlenmesi yeni faşizmin ana stratejilerinden sadece birisidir.

Ve Glucksmann’ın da dediği gibi faşizmin yeni yüzü artık; faşistlerin devleti ele geçirmesi değil, devletin halkı faşistleştirmesidir.

Sosyal demokrasi maskesinin arkasında, faşizm gizlenmektedir.

Written by aradadusunur

06 Eylül 2010 at 16:51

Siyaset kategorisinde yayınlandı

Tagged with ,